Sayı 01


Mart 2019

Herkesin Herkesle Savaşı

   

       
           

Giriş

           

Her ne kadar yeni bir işe başlamanın heyecan ve mutluluğu ile dolu olsam da sözlerime bu gibi sıkı ifadelerle devam etmeyeceğim. Gerek genel gerekse kişisel sebeplerle ertelediğimiz dergimizi; yetersizliklere, yüklerimize ve olanca kafa karışıklıklarımıza rağmen açıyor olmaktan mutluluk duyuyor ve güç buluyoruz. -Sanatın farklı alanları, düşünce, tasarım gibi konular başta olmak üzere bu ve başka konularda; spekülasyona uğramış, yozlaşmış ve daraltılmış içeriklere yer vermeksizin; kendi bakış, ilham ve düşüncelerimizi aktarmak, farklı tatlar sunmak ve bu vesileyle farklı ufuklara genişlemek ve farklı ufukları genişletmek faaliyetini müstakbel okurlarımıza borç biliyoruz.- “Ya olmazsa”, “Ya mahcup olursak” gibi bir takım çekincelerimize sırt çevirerek yüzümüzü size dönmekten ve yayın hayatımıza başlamaktan memnuniyet duyuyoruz.
Güzel günler.

           
               

Mustafa Özaydın

               

Genel Yayın Yönetmeni

           
       
   
   
       
           

Eğitim

           

Aklımızda oldukça büyük bir yer tutması gereken, siyasilerin, medyanın ve belirli bir kesimin yalnızca sınav ve müfredat düzenlemelerinden ibaret gördüğü, alabildiğine az yönlü, dar ve hayatla örtüşmekte zorlanan eğitim ve öğretim faaliyetlerimizin makul sebeplere dayalı bir incelemesini yapabilmek için ilkin felsefesine yani fikri temellerine ve amaçladığı şeylere bakmalıyız.

           
               

Herkesin okumayı öğrenebilmesi, zaman geçtikçe, sadece okumayı değil, düşünmeyi de bozacaktır.

               
Friedrich Nietzsche
           
           

Farklı Açılardan Amaçlar

                       

Bu husus, bu makalenin asıl konusu olmadığı için ileri gitmeye gerek görmüyorum. İkincisi, var olan sistemin devamına rağmen ondan ayrı bir yöntemle eğitim veren okul yahut okulların kurulmasıdır. Bu durumda bu yönde bir beklentisi olan kesime ulaşabilmesi, fark yaratabilmesi ve özelleşmiş olması gerekir. Nitekim “Her arz, kendi talebini yaratır.” sözüne istinaden talep göreceği aşikârdır. Buraya ülkemizden Ali Nesin’in matematik ve felsefe köylerini örnek vermeyi doğru buluyorum. Kendisi böyle bir okulun işleyişini ve problemlerini de dile getirmiştir. Okullaşmanın bir takım genel hatlarına değindikten sonra sanat eğitimine ve bu eğitimi kurumsal olarak üstlenen; güzel sanatlar liselerine, üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerinin, akademilerin ve konservatuarların eğitimine değinmek istesem de bu çok geniş ve bir takım kavram karmaşaları içeren ortaya döküm faaliyetine soyunmayacak ve bazı soruların cevaplarını aramaya çalışacağım. İlk soru: Sanatçı olmak için güzel sanatlarda okumak, daha genel düşünürsek, sanatçı olmak için okullu olmak gerekir mi ve okullar sanatçı yetiştirebilir mi? Sorularının yanıtlarını aramak gerekiyor. Okullar elbette sanatçıları mezun edebilir ve yetiştirebilir. Lakin sadece okula girerek sanatçı olmayı beklemek akılsızlıktır. İkinci kısma gelirsek, okullar elbette bir sanatçı yetiştirebilir. Lakin bu mermerden yontmak gibi bir süreç değildir. Okul, kişinin kendi mücadelesine destek verebilir ve bilgi ve bakışında izler bırakmak suretiyle kişiye katkı sağlayabilir. Yoksa her okul her yıl binlerce sanatçı üretir demek felsefe bölümleri felsefe sahnesine her yıl yeni filozoflar takdim eder demekle aynı şeydir. İkinci soru: Kişinin beklentileri ne yöndedir? Bu sorunun cevaplanması doğru bir gelişimin nasıl sağlanacağını ortaya koyar ve vakit israfıyla, değilin ayrımının yapılmasını sağlar. Daha açık konuşmak gerekirse kişinin dalı, şahsiyeti ve istediği gelişim yönü bilfiil kişinin okula bakışını belirleyen şeydir. Bunun bir diğer boyutu da teknik öğrenimin başka yollarla tamamlanması ve eğer gerekliyse ekipman tahsisinin olup olmayışıdır. Bir örnek vermek gerekirse; yazarların çok küçük bir bölümü “Edebiyat” okumuş, okumaya çalışanlardan bir kısmı tahsilini yarım bırakmış ve bir kısmı da yabancı dillerin, Fransız Dili ve Edebiyatı, Rus Dili ve Edebiyatı vs., edebiyat bölümlerinde okuyarak kendilerini bu şekilde geliştirmek yoluna gitmişlerdir. Yazarların büyük bölümüyse gerek maişet derdi gerek başka birtakım sebeplerle başka okullarda okumuş, başka işler yapmış ve nitekim bu işlerden para kazanmışlardır. Zaten edebiyatın tek başına gelir getirme işlevi kazanması da oldukça sonradan ve zorca olmuştur. Sözgelimi Sait Faik örneğinde olduğu gibi bir zamanlar yalnızca yazarak geçinmek imkansızdı ve yazarlık bir meslek değil işlev olarak algılanıyordu. Bu durumda iki seçenek vardı. Malî durumu yeterli olanlar-ki yazmanın yalnızca belirli bir kesimin hüviyeti olduğu eski zamanlarda çok uzun yıllar boyunca yazarlar genellikle bu insanlar idi. -rahatça ve başka kaygılara kapılmadan işlerine devam edebilirdi. Geriye kalan her kesimden yazar başka işlerden ekmeğini kazanmakla yükümlüydü. Gazete ve dergilerin kuruluşu, tiyatronun gelişi, sinema, televizyon gibi medyanın yeni endüstrilerine (bugün belki de YouTube) gereken “metin yazarlığı” gibi işlerle genişleyen yazarak geçinme olanaklarının yanında edebiyatın bilinen bazı türlerini icra ederek para kazanmakta belirli kimseler için mümkündü. Lakin örneğin şiirin gelir getirmeye başlaması çok daha sonraya rastlıyordu.

Başka şekilde söylemek gerekirse uzun bir dönem boyunca şairlerin icra ettikleri ve gelir elde ettikleri başka meslekleri de vardı. Beklentilere dönecek olursak şairin edebiyat okumasının ona öğretmenlik vasfı ve bir takım görmüş geçirmişlikler dışında pek de getirisi yoktur. Bu, sanatın başka alanlarında böyle olmayabilir. Sinema için teknik bilgi, ekipman gibi gerekler göz önüne alınırsa biraz daha makul gözükebilir. Her ne kadar artık bir güzellik -yakışıklılık şovundan ibaret hale gelse de oyunculuk için de okulda eğitim almanın- edebiyata göre-gerekli olduğu söylenebilir. Bu bahsin sanıyorum ki en ileri örnekleri tiyatro ve resim dallarıdır. Tiyatroda öğretim, bilgi birikim aktarımı ve sahne; resimdeyse atölye ortamı, ekipmanlar ve yine öğretmenlerin teknik öğretimiyle okullar, sanatın diğer dallarına göre kişi beklentisini kanaatimce daha tatmin edici gözükmektedir. Üçüncüsü: Alaylı olmak kişiye ne getirir? Belirli bir zamanın önemlilik arz eden tartışması ve ayrımı olan alaylı-okullu ayrımının ortadan kalktığı, “sanatsız sanatçılık” gibi bir kurumun peyda olduğu şu günlerde bu soruyu sormak yine de anlamsız değildir. Alaylı, işe dökene kadar çeşitli sıkıntılar çeken, kendi kendini geliştirmesi, kendi ustalarını bulması ve gerçek sanatçı olma yolunda durmaksızın çalışması gereken kimsedir. Okullu, bir nehir teknesinin kaptanıysa; alaylı, denizde bir balıkçı teknesinin kaptanıdır. Her şekilde eğer sanatçı olmak istiyorlarsa: açılmak istedikleri okyanuslara varana kadar türlü badireler atlatmaları gerekmektedir.

           

Son Nağme İçin Şiir

Alaylı

Ben resmin, yazmanın ve müziğin alaylısı olduğum gibi
Tüm düzenlerin ve yaşamanın da
Alaylısı ve alaycısıyım

           
               

Mustafa Özaydın

           
       
   
   
       
           
               

Cemal Süreya

               

Semiotik Şiir

           
       
   
   
       
           

Belçika’daki Eylem Örneği Üzerinden Kısa Çıkarsamalar: Benzeri Burada da Olabilir Mi?

           

Çevre sorunlarını önemsemek için gündelik ve kısa vadeli sorunların sona ermesi mi gerekir? Bu gibi problemlere karşı duyarlılık ancak ve ancak belirli birinci dünya ülkelerinin mensubu yahut belirli gelir seviyesinin üstündeki bireylere mi mahsustur? Daha açıkça sormak gerekirse fakirler ve insan popülasyonunun çoğunluğunu oluşturan orta sınıf; kısa vadeli olmayan, menfaatine doğrudan hizmet etmeyen özellikle finansal açıdan ona katkı vermeyecek çözümleri önemseyebilir mi? Yani şunu soruyorum; geleceği düşünmek için bugünün bütün sorunlarını çözmüş olmamız gerekir mi? Öncelikle doğrudan alâkalı olmasa da Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’ne bir göz atmak faydalı olacaktır. Dünya’nın içinde bulunduğu sorunlar temelde bu hiyerarşide yer almaz. Çünkü bu hiyerarşi bireyin ihtiyaçlarını içerir. Başka deyişle dünya meseleleri bireyi doğrudan alakadar etmez. Lakin hem insanlığın hem de onun temeli olan bireyin bağlamı yani yaşam noktası olan Dünya ve onun sorunları elbette bireyi ilgilendirir yahut ilgilendirmelidir. Gerek bazı bireylerin gerek bazı grupların bu meseleleri göz ardı etmelerinin ardında yatan nedenler neler olabilir? Öncelikle insan ömrünün böylesi uğraşlar için kısa olması olabilir.

                           

Tek başına yahut az sayıda kişiyle bir şeyleri değiştirmenin zor olması olabilir. “Başkaları uğraşsın, bana zararı yok, ben cebime girene bakar geçer giderim, Dünya’nın gördüğü zarar beni etkilemez, bana ulaşana kadar ben bu Dünya’dan göçmüş olurum.” düşüncesi olabilir. Başka gündelik sorunları esas alarak ona gelene kadar bunlar var denilebilir yahut bir şeyler yapılmasını isteyecek bilince sahip bulunulmayabilir ya da bu bilince sahip bulunulsa da başka çekinceler hasebiyle dışa vurulamıyor olabilir. Basit bir örnekle elbette malî olanaklarını önemseyen bireylerin tutumları yanlış değildir. Yani enflasyon, faiz oranları, döviz kurunun yükselişi, asgari ücret gibi meselelerin dünya meselelerine karşı öncelenmesi anlayışla karşılanabilir. Lakin bu hemen herkesin siyaseti anbean takip ettiği şu günlerde; mitingler, parti içi anlaşmazlıklar ve vaatleri yansıtan medyanın ve sabahtan akşama kadar günlerini bunlarla heba eden insanların tutumlarını anlaşılır kılmıyor. Elbette ki kim tarafından yönetildiğin önemli bir mevzudur; lakin sormama izin verin: Küresel ısınma ve bozulan ekosistemler yerel seçimlerden daha mı önemsiz? Hangi şartlar altında yaşarsa yaşasın her insan bakışlarını dünyaya çevirebilir yeter ki hipnoz ve baskı altında bulunsun.

NOT: Bireysel hatta ülkesel değişimler bile dünyanın çevre sorunlarının çözülmesi için yeterli değildir. Daha az su kullanmak gibi tasarruf önlemleri faydalı olsa da o denli önem arz etmemektedir ve büyük sanayi kompleksleri ve şirketlerinin verdikleri zararın yanında devede kulaktır. Sorunların çözümü ancak ve ancak sanayinin verdiği zararı kısıtlayacak dünya çapında bir kamuoyunun elindedir. Yoksa birtakım liderlerin insafına kalarak bir şeylerin iyiye gidişini ummak boşunadır.

               
                   

Mustafa Özaydın

               
       
   
   
       
           

Belirsizlik İlkesi ve Şahsiyetin Tekliği

           

1927 yılında Alman fizikçi Werner Heisenberg tarafından ortaya atılan belirsizlik ilkesi, evrendeki en temel olguların ve niceliklerin belirsizliğini ortaya koyar. Belirsizlik ilkesi, genel hatlarıyla bakıldığında fiziksel bir sistemde konum ve momentumun aynı anda kesin şekilde bulunamayacağını, bu niceliklerin yalnız bazı karakteristik belirsizliklerle bulunabileceğini söyler.

∆X.∆P>=₺h/2 ∆P.∆X>=1/2₺h ∆E.∆t>=₺h ∆X:Konumdaki belirsizlik ∆P:Momentumdaki belirsizlik ∆E:Enerjideki belirsizlik ∆t:Zamandaki belirsizlik ₺h=h/(2π): İndirgenmiş Planck Sabiti:1.05×10(-34)J.s

Diğer Başka Konjuge Belirsizlik Çiftleri: • Enerji-Zaman • Çizgisel Momentum-Konum • Açısal Momentum-Açısal Konum • Elektrik Potansiyel- Elektrik Yükü Yoğunluğu • Manyetik Potansiyel Yoğunluğu-Elektrik Akımı Yoğunluğu • Elektrik Alanı Yoğunluğu-Elektrik Polarizasyon Yoğunluğu • Manyetik İndüksiyon-Mıknatıslanma

Temel ilkelerin aralarındaki bu belirsizliklerden yola çıkarak vardığım çıkarsamalar ve hipotezlerden bazıları şunlardır:
“İnsan, küçük evrendir.”
ve nasıl ki evreni anlamak için en küçük yapı taşlarını anlamak lazım gelir ise insanı anlamak için de temel taşlarımızın özelliklerinden ve içerdiğimiz bir takım dinamiklerden faydalanılabilir.Bir başka deyişle belirsizlik ilkesi hem evren için hem de insan için geçerlidir. Hemen her şey belirsizdir. Birbiri ardına gerçekleşen ve birbirine benzeyen olayların yekpare olduğu faraziyesiyle belirli kavramı ortaya çıkar. Bir lamba, sürekli olarak birbirine çok yakın ve algılamayacak sürelerle sönüp tekrar yanarsa o lambanın sönmeden yandığı kabul edilir. Bir diğer açıdan birbirine oldukça benzeyen kimseler vardır. Lakin bu benzerlik ya yalnızca görünüşte ya da yalnızca yaşam biçimindedir. Bu temel belirsizlik ilkelerinden benzetme yoluyla çıkarılabilecek bir sonuçtur. Bu nedenledir ki her birey eşsizdir.
Şahsiyet, tektir.

           
               

Mustafa Özaydın

           
       
   
   
       
           

Westworld

       
   
   
       
           

Westworld’ün Felsefi ve Ahlaki İncelemesi:

           

Zevkler ve Ölüm Düşüncesi

           

Bugün, HBO’nun başarılı yapımı Westworld’ü ve onun bazı yönlerini irdeleyeceğiz. İlk iki sezonu ile olay yaratan ve sevenlerinin büyük merakla yeni sezonunu beklediği serinin başarısı elbette tesadüf değil. Jurassic Park, Karayip Korsanları gibi kendine has senaryoların yazarı Michael Crichton’un yazıp yönettiği 1973 tarihli -ülkemizde o dönem TRT’de yayınlanmış- başrolünde Yul Bryner’ın boy gösterdiği aynı adlı filmden uyarlama olan yapım, daha önce 1980’de Beyond Westworld adıyla Crichton tarafından yapılmak istenen ve 3.Bölümde kaldırılan dizinin, Jonathan Nolan ve Lisa Joy tarafından dizi olarak yeniden çekildiği Westworld, usta oyunculuklar, başarılı müzikler, yerinde alıntılar ve iyi bir ekiple tekrardan damıtılarak karşımıza çıkıyor. Sözlerimizin devamında böylesi bir yapımın bir başyapıta dönüşümünün temel nedenlerinden birinden yani felsefesinden söz edeceğiz. Robotlardan oluşan bir park, barındırdığı farklı senaryolar ve tamamıyla sorumsuzluk. En azından görünüşte misafirlerinin beğenisine sunulan Park bu. Anlatmak ve detaylı açıklamalar yapmak yerine serinin bizi götürdüğü soruları kısaca derlemeyi ve en azından bu platformda geniş bir değerlendirme yapmamayı yeğliyorum.

                       

*Kikladlar: Ege Denizindeki ada topluluğu. Cyclades: Etrafında anlamındadır. Adalar “Delos” Adası’nın etrafında bulunur.

       
   
   
       
           

Akecheta

       
   
   
       

Gerçek hayatım bu değildi belki de…
Bu dünya gerçek yuvam değildi.
Ama o gerçekti.

Her şeyimi arayışıma adamak zorundaydım.
Tüm kalbimi ve bedenimi
En uzak toprakları aradım, düşman kasabaları aştım.
Yüzlerce düşman için kolay bir hedef olmuştum.
Canım pahasına savaşmam gereken günler oldu.
Ölürsem anısını bile kaybederim diye korktum.

Ama en karanlık günümde, elimden tutan sen oldun.
Bana devam etme gücünü sen verdin.
Gerçekte kim olduğumu sen gördün.

   
   
       
           

Doğruyu Söyle

       
   
   
       

Bir doğruyu söyle bana
Başka kimse görmüyor
İçimdeki bu şeyi
Ben bile başta görmemiştim.
Sonra bir gün, oradaydı
Karanlığın o ufak lekesi
Görünmezdi başkalarına
Ama ben başka bir şey göremiyordum
O karanlığın aslında yaptığım bir şeyden kalan bir işaret olmadığını,
pişman olduğum bir karar olmadığını
en sonunda anladım.
Kabuk değiştiriyordum.
Kabuğumun altı kapkaranlıktı.
Başından beri benimleydi.
Onun ne kadarını dünyaya göstereceğime ben karar verdim.
Doğru olanı yapmaya çalıştım
Güvenilir oldum, cömert, nazik
En azından bu dünyada…
Bunun da bir karşılığı olmalı, değil mi?
Bir duvar ördüm, seni korumaya çalıştım.
Emily’i de
Ama senin gözünden hiç kaçmadı, değil mi?
Bir tek sen gördün
Bunun için gerçekten çok üzgünüm
çünkü hissettiğin her şey doğru
Sana ait değilim ben.
Bu dünyaya ait değilim.
Başka bir dünyaya aitim.
Hep öyleydim

   
   
       
           

Bir insan, seçimler bütünü dışında nedir?

O seçimler nereden gelir?
Seçme şansım var mı?
Rol yapmaya devam edersen, kim olduğunu unutacaksın
O seçimlerin biri bile özünde gerçekten benim miydi?

Gerçek mi bu?
Sen gerçek misin?

       
   
   
       
           

STALKER

       
   
   
               

Andrei Tarkovski

   
   
       
           

Başaracak yetenekleri var ama kullanmamaktan körelmiş halde.

       
   
   
       
       
           

vot i leto proshlo

           

İşte yaz geçip gitti
Hiçbir iz bırakmadan
Güneş hala ısıtıyor
Ama artık yetmiyor

Avucumun içine yerleşen
Yumuşacık beş parmak gibi
Her şey gerçek olabilir
Ama artık yetmiyor

Geriye güzellikler kaldı
Kötülük Zayıfladı
Dünya şenlikle aydınlandı
Ama artık yetmiyor

Hayat her zaman katmanlı
Endişeli ve eğlenceli
ve ben gerçekten şanslıydım
Ama artık yetmiyor

Yapraklar daha sararmadı
Dallar fırtınayla kırılmadı
Gün cam gibi her şeyi yıkadı
Ama artık yetmiyor

           
               

Arseny Tarkovsky

           
       
   

SON



✒️ Eğitim Illustrasyon - Esther Aarts
🎨 Stalker Suluboya - by Sarah