Allah'ın Günü Yarın
Yaz başlayacak, duramıyorum. Genelde köye iniyorum yürümeye. Evler güzel, bahçeler güzel, insanlar güzel, insanlar çalışıyor hayat kavgasında. Meyveler oluyor, ayıp olmasın diye varsa dökülenleri alıyorum. Çatal kaşık sesleri duyuyorum, balkonlarda yemek yeniyor, yoldan geçerken kavrulan salçanın kokusunu alıyorum. Hava pekmez gibi.
Haftaya Rami'nin doğum günü ama haftaya ben yokum. Pasta almaya çarşıya gidiyorum. İnsanların yaşadığını görmek hoşuma gidiyor. Manav halden mal bekliyor, tezgahtar kızların biri diğerine flörtüyle arasındakini anlatıyor, Ziraat'ın önünde kuyruk var, insanlar benim gibi, benim insanlarım.
En küçük pasta yüz lira, üzerimde para yok, çekip geri geliyorum. Bir daha mı geleceğiz dünyaya, çocuk mutlu olsun. Bayağı öğrendi Türkçe'yi, ben de çat pat konuşa konuşa derdimi anlatacak kadar İngilizce konuşur oldum. Okuldaki ve dünyadaki saçmalıkları konuşup alay edebiliyoruz. Bana bilmediğim bir şey öğretir mi diye yazarlarını, çizgi romancılarını soruyorum. Çünkü bildiğin gibi müthiş açım.
Çizgi romanın ne olduğunu anlatmam gerekti önce: "Bir hikaye, örneğin Leyla ve Mecnun olsun, Leyla odasındadır, Mecnun aşkından çöllere düşer, bunu görürüz, olaylar ilerler." dediğimde ne demek istediğimi anladı ama hiç bildiği bir şey değil. Yazarlar konusunda durum o kadar kötü değil. Modern dönemden ziyade klasik Arap şiirinin güzelliğini övdü, dil derinliği olarak ve şiir tartışmasına girdik, kendimi divan ve tasavvuf şiirinin, özellikle divan şiirinin halkla bir alakası olmayan kalıp laflardan oluşan saray ve çevresi için bir şiir olduğunu, üst diliyle bunu koruduğunu anlatırken buldum.
Klasik Arap şiiri de öyle mi diye sordum. Halk anlıyor muymuş diye, anlıyorlarmış sanırım. Nizar Kabbani ve Mahmud Derviş'i söyledi, zaten biliyordum, okumuştum şiirlerini, Adonis'i söyledim, Etel Adnan'ı da söyleyecektim aklıma gelmedi. Daha önce de duyduğum "Arapça'da bir şeyi söylemenin on çeşit yolu vardır" lafını etti bana, klasik şiirden birkaç şair söyledi, Ebu Talip ve şiirleri Kabe'ye asılan silahşörü anımsıyorum önceden bildiklerimden.
Hayattan, ilişkilerden, ülkelerden konuşuyorduk. Mahmut "Burada insanlar daha iyi, Suudi Arabistan'da para var ama kalp yok, insanlar birbirine kötü davranıyor." diyor. Sanmıyorum ama yeni yerler yeni umutlar. Türkçe'de önce; canım, aşkım, balım, bitanem demeyi öğrenmiş; adam olacak çocuk.
Rami de "Her yerde iyi ve kötü insanlar var, ben orada doğdum, orada büyüdüm, buraya geldim diye kötü diyemem." diyordu. Rami mutlaka seninle gitmeden bir daha konuşmamı söylüyordu. Konuşmak için elimden geleni yapacağım ama konuşsak bile çok erken, ayrıca 1978'de değiliz, konuşuruz. Bir gün görüştük, her gün görüşmek istiyorum.
İyi çocuk Rami, birinci sınıftaki oda arkadaşlarımdan, birçok sınıf arkadaşımdan daha iyi. İlk gün benimle hiç konuşmadı, benden hoşlanmadı, benimle konuşmak istemiyor diye düşünmüştüm, meğer Türkçe bilmiyormuş. Bugüne kadar iki kere oldu bu, ilkinde de ilkokul birinci sınıfta sıra arkadaşım ilk gün benimle hiç konuşmamıştı, yine böyle düşünmüştüm, meğer sesi kısılmış o gün, ondan sonra yakın arkadaş olmuştuk Tutku'yla.
Yemen'e yakın Abha diye bir kenttenmiş Rami, "Dağlık bir yer mi?" dedim, "Evet." dedi. Beş kardeşi varmış Rami'nin, biri akıl hastanesinde, abileri inşaatlarda çalışıyormuş, "Engineer or worker?" dedim. "No, not engineer." dedi. Tıp okuyacak Rami. Hallederiz demesini, kısa günün kârının, iki yüzlülüğün ne demek olduğunu öğretiyorum.
Bint el Chelebiyya dinliyorum, "Feyruz dinliyorsun, başka kimleri biliyorsun?" diyor. Üç beş isim daha sayıyorum, fasılvari şarkılar açıyor bana, Ferdi Özbeğen açıyorum, beğeniyor. İçten gülüyoruz, "Valla çok sıkıntı." demesini kendi öğrenmiş, ikimiz de diyoruz. Filmi bitirince izlemek isterim diyor Rami de senin gibi.
Seninle öğlen buluşmak için sözleştiğimiz sabah altıda kalkıyorum, kahvaltı ediyorum, sonra da elimde kahveyle köye gidiyorum. Salt yürümeye, çekimi nasıl yapacağımı, ne demem gerektiğini, seni düşünüyorum. Yürürken ayağıma kahve dökülüyor, üzerime dökülmesinden iyidir.
Gelince duş aldım, saçlarımı taradım, dişlerimi fırçaladım, parfüm sıktım, bunlar normalde yapmadığın şeyler mi diyebilirsin, yaptığım şeyler, kolonya yokmuş, lekeyi çıkarmaya ayakkabıma bile parfüm sıktım. Kütüphaneye gittim, beklerken kitap okurum diye, nereye okuyorum, kafam sende ve çekimde tamamen.
Eda'yla yarım kalmış, şimdi tam anımsamadığım muhabbetler içine giriyoruz. Titiz ve düzenli bir insan Eda, eski konuşmaları siliyor, yoksa bana kızgın olduğundan değil. John Fante'nin Bunker Tepesi Düşleri'ni okumaya çalışıyorum, müthiş leziz, Avi Pardo değil, sanki babam çevirmiş, topatan kavunu gibi göğüsleri okuyunca yıkılıyorum.
Saat bire geliyor, dışarı çıkıp kermeste dolanıyorum. Erken kahvaltı ettim ama bir şey yiyesim yok, dişlerimi fırçaladım çıkmadan, ağzım bozulmasın. Kitaplara bakıyorum, büyük yayınevlerinin kitapları da var, Dune'u almak istiyordum, her şeyin fiyatını ikiye katlayıp %20 indirim yapmışlar, akıl hastalığı gibi fiyatlar, sana da böyle söylüyorum buluştuğumuzda.
Memleketimden İnsan Manzaraları ve Benerci Kendini Niçin Öldürdü'nün yeni baskılarını karıştırıyorum seni beklerken. 24 Haziran 2022, Haziran'da ölmek zor, hem nasıl. Kulenin etrafında birkaç tur atıyorum, gözüm seni arıyor, saat iki oluyor, yarısını boş çayların işgal ettiği banka oturuyorum, "Neredesin?" diye mesaj atsam mı, sen bana atıyorsun. Kitabı karıştırırken arada bir arkama dönüyorum, geliyor musun diye bakmaya, yirmi birinci yüzyıldayız, her şeyi telefondan yapıyoruz, hukuk fakültesindeyiz ve az çok mürekkep yalamış bir tipim, yani gözlüksüz miyop olmak işten değil. Neyse ki görülmeyecek gibi değilsin.
Arkamı dönüp seni görünce elimi havaya kaldırıyorum, kitabı yerine koyuyorum. Selamlaşıyoruz, arkada müzik var, konuşabileceğimiz sessiz bir yer arıyoruz, sana ne konuşacağımızı anlatıyorum. Müthiş sıcak bir yaz günü, çimenler ıslak, her yer gürültülü.
Eda'nın dünkü tavsiyesi mantıklı geliyor bana, okuldan bu kadar söz edilen bir filmde okulu göstermemek anlamsız, böylece okula gidiyoruz. Yolda yürürken ayaküstü tanışıyoruz da. Babamın emekli öğretmen, annemin ev hanımı olduğunu, babamın okul müdürlüğü yaptığını, Kayseri'yi, Balıkesir'i, İstanbul'u, Tekirdağ'ı anlatıyorum.
Ailelerimiz benziyor, babanın Rize'ye gittikten sonra memlekete kazık çakması haricinde, "Allah'ın Konyalısı dağ köyüne gidip de yılan çiyan görünce aman ben burada yapamam." demiş diyordun. Hava kararsız, yağmur çiseliyor şimdi de.
İflastan nasıl geçeceğimizi konuşuyoruz, insan olan böyle sormaz, üstelik ben icradan da geçememiştim ilk dönem. Bu dönem fena değil, tek ders sınavıyla mezun olmayı bekliyorum, onun için eve gitmedim, Ahmet'in aksine. Ahmet de icradan kalmıştı ama 17'sinde finaller biter bitmez eve gitti, bekleyecekse trende bana arkadaşlık eder mi merak edip sormuştum, tren tek başına bir çeşit işkence; yol uzun, tren yavaş, telefon çekmez, yemekli on ikide kapanır, kitap okunmaz.
Yalnız manzara güzeldir, hava kararınca o da görünmez olur ve nehirler, ormanlar bitip de bozkırda minik istasyonlara sıra gelince görmemekle pek bir şey de kaybolmaz. Geçen sefer eskaza Ahmet'e denk gelmiştim, bir şekilde on ikiye kadar vakit öldürmüştük.
Cebrail'le beraber dışarıda diz boyu kar varken kompartmanlar arasında dolanıp trenin sonundaki açıklığa sigara içmeye gidiyorlardı, sıkıntı insana neler yaptırıyor. -Ertesi gün eve gidince nasıl hasta olduğumu da bir ben biliyorum.-
Eve gitmeyip sınavı bekleyen arkadaş çok. Benim esas derdim o değil, ben finallerden sonraya kalan çekimleri bitirmek istiyordum. Mayıs günlerinde Özge'nin türlü bahanelerle -başağrısı, uykusuzluk, regl... bu nasıl bir bahane, sevişmeyeceğiz altı üstü karşılıklı konuşacağız- erteleyip "Finallerden sonra da buradayız, o zaman yaparız." dediği çekimleri yapmak istiyordum.
Elimde oldukça az görüntü var, üç beş geçiş planı ve eskaza yapılan bir ilk çekim. Çoğu şeyin ilki gibi matah değil, sesi berbat, El Kaide'nin bomba patlatması eksik bir tek, öyle bir kayıt, Esenler'de daraldığımda sana da böyle anlatacaktım ileride.
Rahat görünürüm, babam gibi, dedem gibi ben de dalgacıyım, hayatla Anadolu'da bu şekilde baş edilir, görünürüz görünmesine de kaygımız çoktur, zaten ondan böyle görünürüz. Özge de rahat göründüğümü, davrandığımı söylüyordu, öyleydi sahiden de, zorlamıyor, üstelemiyordum.
Ondan alıp vereceğimi bu şekilde alamayacağımı bildiğim ve mesafeli davranmak rahat geldiği için zor değildi bu, değildi iyi hoş da yapacak işimiz vardı, ben de bunun için iki gün önceden sordum, çarşamba olur mu diye, bu arada attığım hiçbir mesajı görmüyor ama hikayelerimi görüyordu.
Ödev işinden farklı değil, buna güvenen eşeksiz kalır. Güya en yakın arkadaşı geldiği için onunla, evle, temizlikle meşgul. Çekimleri finallerden sonra yaparız diyen, Nur geldiğinde üçümüz beraber vakit geçiririz diyen de ben miydim.
Zaten benimle buluşsun diyen de yok, insan gibi bir hayır diyerek haber vermek zahmetine katlanacak değildi ya, sosyal anksiyeteymiş, külahıma anlatsın. Ben bu arada ne yapıyordum, kütüphanede kitap okumak, meyve ve dondurma yemek ve kilometrelerce dolaşmak haricinde mi, hiç, uzun ve senin kadar olmasa da güzel yaz günlerinin tadını çıkarıyordum.
Sen ne alaka, seninle tanışmışlığımız vardı da konuşmuşluğumuz yoktu, sonbaharda senaryoyu yazarken o da yoktu, film için Ayşegül'e sormaya karar vermiştim o zaman, hafızam bana önceden tiyatro yaptığını söylüyordu, sanatla ilgiliydi, güzel çizim yapıyordu, neden olmasındı ki.
Ayrıca bizi tanıştırabilirdi, seninle tanışmak büyük olaydı. Biriyle tanışmak işti, bir kızla tanışmak kolay olmayan bir işti, seninle gidip merhaba deyip tanışmak hepten zor işti bana. Nasıl olmasındı ki, sen amfiye girdiğinde amfiye Allah girmiş gibi oluyordu.
Ben de Ayşegül'e sordum ama onunla da tanışmıyorduk o zaman, üstelik mesajla toptan sordum, Hukuk Fakültesi zor yerdi ve benim de yolda öğreneceğim gibi film çekmek zor işti, kabul etmedi.
Herhangi bir çaba harcamaksızın Özge'yle tanıştım, denk geldi, ben de ona sordum oynar mı diye, heyecanla kabul etti, konuştukça her konuda zıt olduğumuzu fark ettim ve bunun film için iyi olacağını düşündüm, neticede çatışmasız bir şeyi izlemek imkansız.
Senin de izlediğin allahlık bir ilk çekim yaptık. Eric Rohmer'in renklerini seviyorum, sen de bunu anımsatıyorsun, içimi açıyorsun ve canım şu an ağaçların altında güzel bir havada seninle yemek yemeyi çekiyor. Film için kırda oturup konuşulan bir sahne vardı aklımda, çiçekli ya da puantiyeli kırmızı ya da mavi bir elbisenin de buna çok uyacağını düşündüm.
Özge'nin gardırobu kapkaraydı, Ayşegül'e sordum, sonra akşam senin attığın hikayeyi gördüm, mavi beyaz elbisenin içinde leylak ağacı gibi parlıyordun. Elbisenin çok güzel olduğunu söyledim, filmde kullanmak istiyorum da diyecektim, demedim. Bugün gelirken giysen mi diye düşünüyordum, lüzumu yok, üzerindekiler daha güzel, üstelik dış çekim bugün imkansız, çekim yapılacaksa havalar böyle olur, bu bir kuraldır.
Renkleri adlandırmada çok iyi değilim -yeşil için diyorum- üzerinde yeşil bir elbise ve beyaz bir gömlek hatırlıyorum. Otobüste nehre akan siyanürü konuşuyoruz, bahar ortasında Evrensel'de okumuştum altın madeninden siyanürün nehre ulaşmak üzere olduğunu, son olanlardan haberim yok, helikopterle cumhurbaşkanının geldiğini senden öğreniyorum.
Nehre karşı bir çekim yapmak da vardı aklımda, hatta vizelerden sonraki gün sabah tren yolu boyunca yürümüştüm, okula dönüp derse gireyim diye düşündüğüm için yarı yolda geri dönmüştüm.
Keşke dönmeseydim, sen hiç binmemişsin, Doğu Ekspresi nehirlerin arasından geçer, dağları yaran ırmakların kıyısından ilerler, altın madeninin ve siyanürün olduğu İliç'ten sonra Fırat, Kızılırmak'a yaklaşır, müthiş manzara. Sana bir gün neden göstermeyeyim. Yolda birkaç köyden de geçtim, köylüler deli olduğuma hükmetmiş olabilir, bir başıma tren yolunda yürüyorum diye. Bizim okulun orada koyun sürülerini görmüşsündür, işte onlar bu köylülerin, bu yol aynı zamanda bizim yurda çıkıyor.
…ve bu satırları yazarken ne hikmetse genzime kan kokusu geliyor. Senelerdir burnumun kanadığını anımsamıyorum, sabah uyandım, nefes almak için her insanın yaptığı gibi peçeteyle burnumu sildim ve burnum çeşme gibi kanamaya başladı, sıcaktan sanırım.
Nehre bundan sonra yine gidebilirim, tercihim seninle gitmek tabii, Fırat olmaz, Göksu olur, ne güzel ama benim orada seninle işim ne dediğini duyar gibiyim, güzel bir şey görüyorum sen de gör istiyorum, bir şeye darlanıyorum sen de bil istiyorum, bir şey yiyorum sen de ye istiyorum, seninle her gün konuşmak istiyorum, seni her gün görmek istiyorum, seninle senin kadar güzel bir yarın için birlikte kavga etmek istiyorum.
Je vis impie, tu es mon dieu. Je crois notre lutte et toi.*
Seviyorum seni, o alaka.
Okula gittik, amfide çekim yapmak mantıklı geldi, oraya geçtik, mikrofonu ve kamerayı ilk kullanışım, bir sorun olmaz diye umut ediyorum. -İkinci kayıt ne hikmetse 4:3 idi ve senkronu tutturmaya çalışırken Atahan'la delirmenin eşiğine geldik.-
Masaya kuruluyorum, beyaz tahtanın ışıkta müthiş parlama yapacağını anlıyorum, kamerayı masaya kurup kayda giriyorum, yanına geliyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Hayattan beklentilerini soruyorum. Güzel yanıtlar alıyorum. -Atahan kurguda, sadece kariyerle kafayı bozmuş insanlar bana tuhaf geliyor dedikten sonraki cümlede HSK demene müthiş gülmüştü.-
Pandemiden, ailelerden, stajdan, barodan, konserlerden, sanattan konuşuyoruz. Yapmak istediklerimi anlatıyorum. Film çekmek istiyorum, bu ilk ve son olsun istemiyorum, film çekmeye devam etmek istiyorum. Bu seninle ilgili de paylaştığım bir düşünce, bu ilk buluşmamız son olsun istemiyorum. -Ne buluşması, bu bir röportaj, beni yanlış mı anlıyorsun diyeceksen, haklısın, bu bir röportaj ve ben seninle konuşmaktan oldukça hoşnutum, bir buluşmaya ne dersin?-
Yazmak istediğim oyunlar var, oturup yazmam ve bazı haltları öğrenmek için kendi çabalarımın da ötesinde bir çevre edinmem gerek diye düşünüyorum. İstanbul'u hâlâ hiç sevmiyorum, kinimizin başkenti, yine de hâlâ çoğu şey orada, öğrenmek için belki de gitmeliyim.
Ezgi abla da bunu diyordu, kütüphaneci, heyecanlandığım şeyleri, istediklerimi; filmi, dergiyi, yazmak istediklerimi ona da anlatıyorum. Kayseri beni doyurmuyor, doyurması da kolay görünmüyor. Daha iyi şeyler üretmek için daha iyi ve çok şey tüketmeliyim, başka deyişle kırk fırın ekmek yemem lazım.
Öte yandan burada bana ihtiyaç olduğunu, burada yapılacak şeyler olduğunu da hissediyorum. Tabii "Gel sana yer." diye değil. Aç geldim, açlıkla büyüdüm, halkım da benim gibi aç, ben gittim iyi hoş da, burada değişen bir şey olmayacak, insanlar açlıktan kavrulmaya devam edecekse bu bir kurtuluş değil, olsa olsa bir kaçış olur.
Ezgi abla "Öğren, sonra istersen gelirsin." diyordu, Kayseri'ye, Türkiye'ye.
Ferhan Şensoy'a müthiş özeniyorum, ölmeden canlı izleyemediğim için o kadar üzgünüm ki ve öldüğü gün bizimkilerin ettiği laflara nasıl sinirlendim. Burjuva gibi yaşıyormuş, eskide kalmışmış, komik değilmiş.
Hayatlarında tiyatroya gittiklerini görmedim, yalan, onların derdi başka, hükümetten yana değildi, eğer eskaza olsa çok iyi adamdı diyeceklerdi. Hiç olur mu, nasıl olsun, müthiş adamdı Ferhan Şensoy, komikti, inatçıydı; kolay değil, onca sene yüzlerce oyun, onlarca kitap, diziler, filmler, tiyatrosunu yakmışlardı, sökmemişti, bir sürü öğrencisi vardı, ırmak çocuğuydu ve en güzeli kimseye eyvallahı yoktu.
Elbette bizimkilerin kanına dokunacaktı, herkes onlar gibi "İnşaat ya Resulullah" deyip kanlarını emen haramilere tav olmuyordu, nasıl olmuyorduk, namazında niyazındalardı, köprüler, yollar, okullar, camiler, daha ne istiyorduk. Eh, bizimkiler de benim kanıma dokunuyor çünkü canım insan gibi yaşamak istiyor. Muhalefet daha da çok kanıma dokunuyor, seneler boyu laiklik ve milliyetçiliğe sarılmaktan başka hiçbir şey yapmadılar, Anadolu'da emekçilerin ardında ayı bağırıyor, hegemonyanın her türlüsüyle alternatifsizlik altında ölüyorlar, sosyal demokrasiymiş, köküne kibrit suyu.
Sera Kadıgil, Meral Akşener'i kadınları temsil ediyor, bir parti lideri diye övmüş, parti lideri, faşist partinin eli kanlı lideri, doksanları Sedat Peker'siz de biliyoruz. Faşist öven sosyalist, eh Badiou haklı; burjuva demokrasisinde onu değiştirecek bir unsura yer yok, seçimlerde isimler değişir, düzen değil.
Konuşmamız hızla akıyor, kardeşinden söz ediyorduk, kapı açılıyor, amfi kapanacak, kaydı durduruyorum, toplanıyoruz. Amfiden çıkıp ana binada sınıflardan birine geçiyoruz. Özge'yle onca gün okuma salonuna geldik de niye karşıya geçip bir yarım saat çekim yapmadık, istemeyince olmuyor demek ki.
Kameranın şarjı az, bir bu eksik, şarj aletim rezalet, kamerayı Rami'den mi şarj etmiştim, etmemiş miydim kim bilir ne, bahçeye şarj aleti sormaya çıkıyoruz ve bir şekilde buluyoruz da, okulda ders çalışanlar var hâlâ, tek ders falan sanırım, havada rüzgâr, ikindi vakti yağmur vuruyor.
Keyfim yerinde, nasıl olmasın ki zaten. Kamerayı şarja koyuyorum, o arada laflıyoruz. Okuldan, hocalardan, bu okulda bir hocayı sevmek kolay değil, Eda hoca güzel anlatıyordu, o geliyor aklıma. Caner hocayla olan müthiş hikâyeni senden dinliyorum bu kez de.
Hava yağmur sonrası yarı aydınlık, gri, beyaz, sonra görüşürüz turuncu. Kamerayı yeniden kuruyorum, perdeleri açıyorsun. Yanında hediyeler var, arkadaşlarının doğum gününe gideceğini öğreniyorum. En son alıp verdiğim hediyeleri düşünüyorum. Ayşegül'ün sana yaptığı doğum günü hediyesini anlatıyorsun, kendin yaptığın bir şey çok daha özel.
Yapmak isteyip de yapamadığın ne olduğunu soruyorum, "Yalnız kalmak, tek başıma hayatta kalmak, bunu hiç deneyimlemedim" sanki okul bitip de iş bulunca evlenip yuva kuracağını ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylüyorsun, oysa neden olmasın, okul bitti, işin de var diye evlenmen gerekmiyor, ben öyle yapmayacağım, üstelik bu evlilikler mutsuzluk garantili.
Ben kendi emeğimin gücüyle insan gibi yaşamak istiyorum, bunun önünü kesen düzeni yıkmak için mücadele etmek istiyorum, bunu sevdiğim biriyle paylaşmak isterim ama öyle biri yoksa evlenmek için evlenecek değilim. Rastgele bir evliliğin anlamsızlığını ifade ediyorum sana.
Zaten bir ilişki içindeyim diyorsun, ben mi duymak istemiyorum, sen mi söylemek istemiyorsun, müthiş yarım ağız çıkıyor ağzından. -Kurguda Atahan'la sekiz on kere izledik, çok emin olamadık hâlâ.-
İsimlerden söz ediyoruz. Kardeşini Necip Fazıl olmaktan kurtardığın harika bir hikâye anlatıyorsun, aklı başında ve iyi birisi olacağın o zamandan belliymiş. "Sen yapamazsın, yapamayacaksın" denmesinden ne kadar bıktığımı, hataların olmak zorunda olduğunu anlatıyorum. Piramitler bir gecede inşa edilsin isteniyor. Saçmalığın ta kendisi.
Bu bir şeylerin olmasını istememenin ve dar ufukların bir sonucu, yoksa varsın olsun demeyi biliyorlar, ben de olacağım, onlara bir işim yok. Güzel gülüyorsun, konuşacak çok şeyim var ama sorularım tükeniyor.
Lise hayatının nasıl geçtiğini soruyorum ve lisede müdürün kızı olduğunu öğreniyorum. Canım daha çok konuşmak istiyor ama kamera uzun ve tiz sesler çıkararak kaydı sonlandırıp kapanıyor. Toplanıyoruz, aldığın hediyelere bakıyorum, gayet güzeller, mikrofonun süngerini kaybettim telaşına gülüyorum, su gibisin. Koridorda nasıldı sence diye düşüncelerini almaya çalışıyorum, gayet iyi bence, su gibi aktı diyorsun, böylece iğneliği bir şekilde yaptığımız bu çekimi bitiriyoruz.
Havanın keyfi biraz daha yerine geliyor, ödevden konuşuyoruz, başını sonunu kendim yazıp aralarını da kopyaladığım cümleleri değiştirerek yapmıştım, yine de hiç kolay olmamıştı, üstelik ben bilgisayarda yazmıştım. Ayşegül çarşamba sabah ödevini atıyordu bana, telefonda yazmış, okula gelip yazmak yerine diyorum, ben de telefonda yazdım diyorsun, neden okula gelmedin diyorum, aklıma gelmedi diyorsun, iki bin beş yüz kelime, canına yazık.
Doğum gününe gideceksin, gideceğin yerde durak yok, arada inip yürümen lazım, sana eşlik etmeyi teklif ediyorum, seni işinden alıkoymayayım gibilerinden bir şey diyorsun, bugünkü işimi bitirdim diyorum ben de.
Mirastan bir şekilde geçtim ama o kolaydı, İflas zordu, şüphelerim var ama hayırlısı, elim dolu, pasoyu cüzdandan çıkarıp dudaklarımın arasına koyuyorum, güldürüyor bu seni, kendimi doğum gününe davet ettiresim var ama samimi değiliz, üstelik senin aksine hediye de almadım ama tanışmıyor da değiliz, samimi değiliz sadece, Taha'yla önce konuşuyorduk, her karşılaştığımızda da selamlaşırız, hemşeriyiz, mezuniyetin olduğu gün o da karınca gibi gidip geliyordu eşyalarını yollamak için.
Bu arada Liberal Taha geliyor -tabii ki başka bir Taha bu, diğeri kendi doğum gününe niye böyle gitsin- sınavlardan falan konuşuyoruz ve sana eşlik etme fikrime limon sıkıyor kendisi, gideceğiniz yere giden başka bir otobüs geliyor.
Sarılıyoruz, içim sıcacık oluyor, dostça bir sarılma bu, biliyorum, yarın yine görüşelim diyorum, olur olur diyorsun, el sallıyorum.
Dinsizim, tanrım sensin. Kavgamıza ve sana inanıyorum.
Mustafa Özaydın

