Aklımızda oldukça büyük bir yer tutması gereken, siyasilerin, medyanın ve belirli bir kesimin yalnızca sınav ve müfredat düzenlemele rinden ibaret gördüğü, alabildiğine az yönlü, dar ve hayatla örtüşmekte zorlanan eğitim ve öğretim faaliyetlerimizin makul sebeplere dayalı bir incelemesini yapabilmek için ilkin felsefesine yani fikri temellerine ve amaçladığı şeylere bakmalıyız.

“Herkesin okumayı öğrenebilmesi, zaman geçtikçe, sadece okumayı değil, düşünmeyi de bozacaktır.”

  • Friedrich Nietzsche

Farklı Açılardan Amaçlar

1) Eğitim kurumunun kuruluş ve işleyişini denetleyen devlet açısından

  • Gelecek nesillerin şimdiki nesillerden daha donanımlı olmasının sağlanması ve ülkenin pek çok alanda gelişmesi
  • Toplum Mühendisliği’ne soyunarak yeni nesli uygun bulduğu; siyasi, düşünsel, ahlâkî ve dinî temeller çerçevesinde şekillendirmek
  • Belirli bir eğitim seviyesini asgarileştirmek

2) Eğitimciler ve okullar açısından

  • Maddi çıkar tesis etmek
    Öğretim faaliyetleriyle öğrencilere bir şeyler kazandırmak
  • Eğitimciler açısından;yerlerini dolduracak kimseleri yetiştirmek

    3) Aileler açısından (okullardan beklentiler)

  • Çocuklarının iş sahibi olması ve okulun bunu büyük ölçüde garanti edebilmesi

  • Çocuğu gelecekte mali açıdan iyi konuma erişmesini büyük ölçüde garanti etmesi

  • Çocuğun toplum gözünde şeref, haysiyet ve forsunun üst seviyede olması ve okulun bunu büyük ölçüde sağlaması

  • Çocuğa ileride işine yarayacak asgari bir eğitim vermesi

  • Çocuğu çok küçük yaşlarda belirli bir alana hapsederek sorumluluğunu hafifletmesi ve çocuğun sorularına üstünkörü yanıtlar verme işinin okullara devredilmesi

4) Öğrenciler açısından

  • Mali açıdan iyi bir konuma erişme imkanı
  • Bireyin beliren ilgi alanlarına destek vermesi
  • Gerek iş gerek toplum hayatına hazırlaması
  • Farklı tecrübeler yaşatarak bir takım faaliyetler aracılığıyla (spor ,sanat, gezi vb.) kişiyi eğitmesi ve kişinin kendini keşfine küçük de olsa yardımcı olması.

Bu husus, bu makalenin asıl konusu olmadığı için ileri gitmeye gerek görmüyorum. İkincisi, var olan sistemin devamına rağmen ondan ayrı bir yöntemle eğitim veren okul yahut okulların kurulmasıdır. Bu durumda bu yönde bir beklentisi olan kesime ulaşabilmesi, fark yaratabilmesi ve özelleşmiş olması gerekir. Nitekim “Her arz, kendi talebini yaratır.” sözüne istinaden talep göreceği aşikârdır. Buraya ülkemizden Ali Nesin’in matematik ve felsefe köylerini örnek vermeyi doğru buluyorum. Kendisi böyle bir okulun işleyişini ve problemlerini de dile getirmiştir. Okullaşmanın bir takım genel hatlarına değindikten sonra sanat eğitimine ve bu eğitimi kurumsal olarak üstlenen; güzel sanatlar liselerine, üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerinin, akademilerin ve konservatuarların eğitimine değinmek istesem de bu çok geniş ve bir takım kavram karmaşaları içeren ortaya döküm faaliyetine soyunmayacak ve bazı soruların cevaplarını aramaya çalışacağım. İlk soru: Sanatçı olmak için güzel sanatlarda okumak, daha genel düşünürsek, sanatçı olmak için okullu olmak gerekir mi ve okullar sanatçı yetiştirebilir mi? Sorularının yanıtlarını aramak gerekiyor. Okullar elbette sanatçıları mezun edebilir ve yetiştirebilir. Lakin sadece okula girerek sanatçı olmayı beklemek akılsızlıktır. İkinci kısma gelirsek, okullar elbette bir sanatçı yetiştirebilir. Lakin bu mermerden yontmak gibi bir süreç değildir. Okul, kişinin kendi mücadelesine destek verebilir ve bilgi ve bakışında izler bırakmak suretiyle kişiye katkı sağlayabilir. Yoksa her okul her yıl binlerce sanatçı üretir demek felsefe bölümleri felsefe sahnesine her yıl yeni filozoflar takdim eder demekle aynı şeydir. İkinci soru: Kişinin beklentileri ne yöndedir? Bu sorunun cevaplanması doğru bir gelişimin nasıl sağlanacağını ortaya koyar ve vakit israfıyla, değilin ayrımının yapılmasını sağlar. Daha açık konuşmak gerekirse kişinin dalı, şahsiyeti ve istediği gelişim yönü bilfiil kişinin okula bakışını belirleyen şeydir. Bunun bir diğer boyutu da teknik öğrenimin başka yollarla tamamlanması ve eğer gerekliyse ekipman tahsisinin olup olmayışıdır. Bir örnek vermek gerekirse; yazarların çok küçük bir bölümü “Edebiyat” okumuş, okumaya çalışanlardan bir kısmı tahsilini yarım bırakmış ve bir kısmı da yabancı dillerin, Fransız Dili ve Edebiyatı, Rus Dili ve Edebiyatı vs., edebiyat bölümlerinde okuyarak kendilerini bu şekilde geliştirmek yoluna gitmişlerdir. Yazarların büyük bölümüyse gerek maişet derdi gerek başka bir takım sebeplerle başka okullarda okumuş, başka işler yapmış ve nitekim bu işlerden para kazanmışlardır. Zaten edebiyatın tek başına gelir getirme işlevi kazanması da oldukça sonradan ve zorca olmuştur. Sözgelimi Sait Faik örneğinde olduğu gibi bir zamanlar yalnızca yazarak geçinmek imkansızdı ve yazarlık bir meslek değil işlev olarak algılanıyordu. Bu durumda iki seçenek vardı. Malî durumu yeterli olanlar-ki yazmanın yalnızca belirli bir kesimin hüviyeti olduğu eski zamanlarda çok uzun yıllar boyunca yazarlar genellikle bu insanlar idi. -rahatça ve başka kaygılara kapılmadan işlerine devam edebilirdi. Geriye kalan her kesimden yazar başka işlerden ekmeğini kazanmakla yükümlüydü. Gazete ve dergilerin kuruluşu, tiyatronun gelişi, sinema, televizyon gibi medyanın yeni endüstrilerine (bu gün belki de YouTube) gereken “metin yazarlığı” gibi işlerle genişleyen yazarak geçinme olanaklarının yanında edebiyatın bilinen bazı türlerini icra ederek para kazanmakta belirli kimseler için mümkündü. Lakin örneğin şiirin gelir getirmeye başlaması çok daha sonraya rastlıyordu.

Başka şekilde söylemek gerekirse uzun bir dönem boyunca şairlerin icra ettikleri ve gelir elde ettikleri başka meslekleri de vardı. Beklentilere dönecek olursak şairin edebiyat okumasının ona öğretmenlik vasfı ve bir takım görmüş geçirmişlikler dışında pek de getirisi yoktur. Bu, sanatın başka alanlarında böyle olmayabilir. Sinema için teknik bilgi, ekipman gibi gerekler göz önüne alınırsa biraz daha makul gözükebilir. Her ne kadar artık bir güzellik -yakışıklılık şovundan ibaret hale gelse de oyunculuk için de okulda eğitim almanın- edebiyata göre-gerekli olduğu söylenebilir. Bu bahsin sanıyorum ki en ileri örnekleri tiyatro ve resim dallarıdır. Tiyatroda öğretim,bilgi birikim aktarımı ve sahne;resimdeyse atölye ortamı,ekipmanlar ve yine öğretmenlerin teknik öğretimiyle okullar, sanatın diğer dallarına göre kişi beklentisini kanaatimce daha tatmin edici gözükmektedir. Üçüncüsü: Alaylı olmak kişiye ne getirir? Belirli bir zamanın önemlilik arz eden tartışması ve ayrımı olan alaylı-okullu ayrımının ortadan kalktığı, “sanatsız sanatçılık” gibi bir kurumun peyda olduğu şu günlerde bu soruyu sormak yine de anlamsız değildir. Alaylı, işe dökene kadar çeşitli sıkıntılar çeken, kendi kendini geliştirmesi, kendi ustalarını bulması ve gerçek sanatçı olma yolunda durmaksızın çalışması gereken kimsedir. Okullu, bir nehir teknesinin kaptanıysa; alaylı, denizde bir balıkçı teknesinin kaptanıdır. Her şekilde eğer sanatçı olmak istiyorlarsa: açılmak istedikleri okyanuslara varana kadar türlü badireler atlatmaları gerekmektedir.

Son Nağme İçin Şiir

Alaylı

Ben resmin, yazmanın ve müziğin alaylısı olduğum gibi

Tüm düzenlerin ve yaşamanın da

alaylısı ve alaylısıyım